I. batmadan önce yüz fırça darbesi

aslında herşey bir yiğit özgür(1) karikatürü tasarlamam ile başladı, yiğit bey oğluma bir espri bulmuş idim, şöyleydi:

patron, elinde boya fırçası ile sürekli aşağı inen firma satış grafiğini incelemekte ve ileri geri fırçasını savurmaktaydı. o sırada sekreter nazan hanım içeri dalar ve “aa, ahmet bey, ne yapıyorsunuz öyle” deyiverir.

- batmadan önce yüz fırça darbesi(2), der patron ahmet bey.

- yatmadan önce değil miydi o, diye yanıtlar sekreter nazan hanım.

- istersen öyle de olur, der ahmet bey umursamaz bir tavırla.

batmadan önce yüz fırça darbesi…

yatmadan önce bin sırça köşk…

uykudan önce… adile naşit…

ölmeden önce…

bir cumartesi eğlencesinden de eksik kalmamalıymışız, öyle dedi kız arkadaşım. evden dışarı çıktığımızda kendimizden geçmiştik zaten. pek eğlenceli olduğu söylenen mekana daldığımızda, ben her zamanki gibi, “ne işimiz var yavu burada” bakışı ile etrafı süzerken, manita “hadi gidiyoruz” dedi. “n’oldu” dedim. “baksana, turist dolu burası, hepsi de bağırarak konuşuyor” dedi. “o almanlar kafamı sikeceğine eve gidip sevişiriz.”

bu sözü pek nazik bir iltifat olarak algıladım. bu kadını bu yüzden seviyordum. nerede durulacağını, nereden gidileceğini biliyordu. kafam yine muhasebeye dalmıştı, neden kadınlar bu denklemi çözemiyordu, üstelik bu kadar kolayken.

henri’ye(3) rastladığımızda kafası bi’dünyaydı, nereden geldiğini bile hatırlamıyordu. koluna girdim, ama sanırım yine bir yosmanın peşindeydi. bizimle gelmek istemiyordu. “dünya dönüyor, sen ne dersen de” dedi. “bir şey dediğim yok, dönsün” dedim. onu bir köşede bıraktım, kendisini bu kadar hırpalamamasını salık verdim. coşkulu yüzünü bana döndürdü ve:

- trajedi, insanın kendi yüzündeki umutsuzluk izlerini görememesidir, dedi.

onu hemen oracıkta bıraktım, ağır bir küfür savurmuş gibi geldi bana.

eğlenmek için epey tırmaladık, ama ne mümkün. her yerde ayrı bir ayarsızlık yüzümüze çarpıyordu. sonunda yine kendimizi caddede bulduk. eve gitmek istediğini söyledi benim kız. onu evine bırakıp döndüğümde ateş binbeşyüz olmuştu bende. sıtma titremesine tutulmadan önce eve dönmek istiyordum. dolmuş’a attım kendimi hemen. arkadaki dört kişilik koltukta üç kız ve bir oğlan oturuyordu. kızlar bağırarak bir şeyler anlatıyordu. “keşke manitayı evine bırakmasaydım” dedim kendi kendime, ” bunlar kafamı sikeceğine…”

arkadaki kızlardan biri, “yaaa, çok komik” dedi, ” aslında trajik.”

sanırım kız, komikle trajiği ayırdedemiyordu. “herşey biraz traji-komik değil midir” dedim kendi kendime, gülümsedim. kızların yanındaki çocuk ise sürekli gülüyordu zaten. üçün biri’ni alacağından emin olmalı.

o sırada henri’yi hatırladım:

- trajedi, insanın kendi yüzündeki umutsuzluk izlerini görememesidir!

II. kestane kebap yemesi sevap

tapu-kadastro’da ne işim vardı benim? tamam, babam ölmüştü, ama neden her babası ölen soluğu tapu-kadastro’da alsın ki? annem o kadar kafamı ütülemeseydi elbette yolum düşmezdi buraya. zaten veraset belgesini alana kadar adliyede epeyce sürünmüştüm. herşey akıldışıydı buralarda, hiçbir şeyi çözmek mümkün değildi. “şunu getir” diyordu memur, “ne yapacaksın onu” diye soramıyordun. sorarsan pek sert bakıyorlardı yüzüne, kızarıyordun.

bu silik memurun işimi halledeceğinden pek de emin değildim. dahası bir şeyler yapıyor mu, zaman mı geçiriyor belli değildi.

- franz(4), dedim, biraz acelem var, yetişir mi bu işler bugüne?

- bilmem, dedi, şato’da işler senin bildiğin gibi yürümez.

- yav bırak şimdi geyiği, dedim, hakkaten, uzun sürecekse mustafa abi’ye gidip bir kebap yelleteyim.

- valla benim elimden gelen bir şey yok. ne diyorlarsa onu yapıyoruz, dedi franz.

bu astımlı çocuğa iyice gıcık olmuştum. bir şey becerdiği yoktu. tam bir memurdu işte. rüşvet versen almazdı üstelik. ilk masadaki şişkoya gitmeliydim en baştan. ah, aptal kafam!

beklemekten başka çare yoktu. inceden bir türkü mırıldanıyordu franz, bu da benim sinirimi iyice dellendiriyordu, bir ara;

- yaşam bir çıkmazdır, ölüm bir çıkmaz.

dediğini duydum.

III. ölmeden önce: adile naşit

eve döndüğümde kafam pırıl pırıldı. hisseli tapumu ele geçirmiştim sonunda. biraz yorgundum ama bir iş başarmış adamın kibiri üzerimdeydi. kanepeye uzanıp zap aletinde 3 numaraya tuşladım. bbc’de john(5), bir adamı çağırıp, van gogh’un “buğday tarlası ve kargalar” isimli tablosunu göstermekteydi. elimdeki tapuyu havaya savurarak, “o tarla benim” diye haykırdım. üstüne de bir güzel kahkaha boca ettim. john, konuğuna, bu resimde ne gördüğünü soruyordu, konuğu da zırvalıyordu, “şunu gördüm, o da yetmedi bunu gördüm.”

john, bu tablonun van gogh’un ölmeden önce yaptığı son resim olduğunu söyledi sonra. yerimden fırlayarak tekrar haykırdım:

- ölmeden önce yüz fırça darbesi!

dipnotlar:

1.

yiğit özgür, limon ve devamı olan (leman, penguen, kemik vs.) mizah dergilerinin üniversite kantini ve öğrenci bar ve kahvelerinde, karikatürlerini birbirlerine anlatan gençlerin eğlenmesini sağlayan çizer cemaatinin sonuncusudur. bu gençlerin olduğu yerde, “abi yiğit özgür bu hafta şunu çizmiş, altıma sıçtım valla. olum, onu bırak asıl geçen haftaki dede nasıldı? türü geyikler eksik olmaz. kendimi de -gençlik ateşini bir türlü terk eyleyemediğimden- arada bir bu geyiklerde bulurum.

bu gencecik vatan evladımız da, kendisinden öncekiler (ahmet yılmaz, selçuk erdem, kaan ertem, cem yılmaz, tuncay akgün vd.) gibi, bu geyiklerin içinde kaybolup gidecek, kendisini tekrar etmekten kurtulamayacaktır üzüntüyle karışık gözlemimde. elbette kulaklarımızda adı “hoş bir sada” olarak kalacaktır kalmasına, ancak bu memleket ismail dümbüllü’yü zaten geçtik, yeni bir oğuz aral’ı ne zaman yaratacaktır, bilinmez, görülmez, duyulmaz, üçmaymuncuk.

2.

efendim, dünya cemaati melissa pırlanta isimli gencecik ve hanım hanımcık kızımızın cinsel faaliyetlerini inceleme konusunda ne istekliymiş, bilemedik. nitekim bu pırıl pırıl kızımızın “yatmadan önce yüz fırça darbesi” ismiyle maruf eseri, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de “bomba” etkisi yaptı. ben kendisiyle daha önce birkaç gece geçirdiğimden kitabın içeriği konusunda da pek meraklı olmadım. velakin, dikkatli okur metinde geçen espride bu kitaba gönderme yapıldığını rahatlıkla anlayacaktır ama biz yine de denyoluğu elden bırakmayıp dipnot olarak düşme gerekliliği duyduk.

3.

buradaki henri, kuşku yok ki, edebiyat dünyasının nadide kişiliklerinden henri miller’dir. bunun birası da vardır ve “kılap” adı verilen ortamlarda çok tüketilir. ben tadını üre’ye benzettiğimden pek hazetmem.

ve fekat, bu henri ile kadim dostluğumuz vardır. densiz denyonun tekidir ama zehir gibi çocuktur. aslında okula devam etse rahatlıkla “boğaziçi elektrik-elektronik”i kazanırdı ama gençlik ateşi onu yollara vurdu. paris’te rastladığımda elinde küçük bir defter, bir şeyler karalıyordu. elinden tuttum, anais’e götürdüm. anais, o şahane kadın, yazar çizer takımı hepimizin dostuydu. henri’den de ilgisini esirgemedi. henri de o yılan zehiri dilini esirgemedi, yazdı da yazdı.

sonraları benim kıskançlığım yüzünden dostluğumuzun yürümediği söylentisi çıktı ortamlarda ama bu doğru değildi. yani, onu kıskandığım doğruydu ama dostluğumuzu bozan bir kız meselesiydi. (bu henri denyosu kız bana gönlünü kaptırınca çok bozulmuştu.) neyse, acı anıları deşmenin anlamı yok. evet, derin bir kıskançlık duyuyordum henri’ye. “kara bahar” isimli kitabının kapağında onun yerine benim adımın yazmasını nasıl da isterdim.

yo, madem başladık, herşeyi anlatalım: evet, yalnızca yazılarını değil, yaşamını da kıskanırdım. o herşeye ilgisiz, o düzenbaz pezevengin, en derin dünya mevzularını iki satırda nasıl da çözdüğünü gördükçe çıldırırdım. hiçbir şeyin altında ezilmeyen, her aleme kolayca uyabilen bu şeytan beni deli ederdi. hiçbir şeyi iplemeyen, burjuva ahlakının köküne kibrit suyu dökmek için tutuşan bu kalembaz, yeterince anlaşılamadı kanımca.

henri, kadınların bacak aralarına düşkündü belki, ama sokakta yürüyen birinden ne daha fazla ne de daha az. yine de onun yazıları pornografik bulunur. halbuki, “cinsellik dünyam” isimli eserinde “sevişme” mevzusuna son derece insancıl bir yaklaşım getirir. ah sevgili dostum henri, seni bir tek ben anladım, ama sen, sen beni iplemedin, yavşak henri, cehennemlerde cayır cayır yanasın e mi! pis ceyar seni!

bir de fyodor puştu var senin gibi kıskandığım. dostoyevski müstear ismiyle epey ünlenmişti bir aralar. şimdilerde ne yapar, nerdedir, görmedim uzun zamandır.

4.

yolum düşüp tapu-kadastro’dan geçmez olaydım, bilmez olaydım, o lanetli adını, görmez olaydım yazılarını. ah, max pezevengi, bu cüzzamlının bütün kitaplarını yakmalıydın. tek bir satır kalmamacasına, külleri denize savrulasıya kadar ateşin başında beklemeliydin. ah max, günahın o kadar büyük ki, tanrıdan ne kadar af dilesen boşuna.

5.

john berger, bbc’deki programında van gogh’un “buğday tarlası ve kargalar” tablosunu gösterir ve izleyenler arasından birilerini seçerek, tabloda neler gördüklerini sorar. denekler bir şeyler zırvalar, “mısır gördüm, darı gördüm, kuş gördüm, sarı gördüm, zaten van gogh sarıyı pek severdi,” falan. sonra john, bu tablonun van gogh’un ölmeden önce yaptığı son resim olduğunu söyleyerek deneklere tekrar ne gördüklerini sorar: “karanlığı gördüm, umutsuzluğu gördüm, çaresizliği gördüm, acıyı gördüm, yokoluşu gördüm” falan diye değişir yanıtlar. deneklerin iki dakkada fikir değiştiren denyolar olmalarına karşın john berger, bu deneylerini daha sonra “görme biçimleri” adıyla kitaplaştırmakta bir beis görmemiştir. yazar, burada bu olaya gönderme yapmaktadır rahatlıkla farkedileceği gibi.

metinde olmayan dipnotlar

1.

dikkatli okur şu soruyu sormadan rahat edemeyecektir: “yav bu denyo yazar, üç satır karalamış, sonra altına beş sayfa dipnot yazmış.”

evet sevgili okur, senin de dikkatini çektiği gibi edebiyat alemine yepyeni bir soluk getirecek yepyeni bir biçim peşinde koşuyor yazar. aslında niyetim başkaydı. önceleri çarls bukovski ile tuna kiremitçi karışımı bir eser vermek istiyordum. (siktir git kendini çok sevdirmeden!) genç kızlarımız ikisini de seviyordu nitekim. o zaman ortaya çıkaracağım karışım, seylan çayı ile örl grey tea karışımı etkisi yapacaktı genç kızlarımızın yüreciğinde (votka-redbull da olabilir). böylece sinsi ve gizli bir planı yürürlüğe koydum. sanat dünyasında altın yaldız gibi parlamama ramak kalmıştı. fakat herşeyden çabuk vazgeçen biçare gönlüm çok geçmeden beyhude bir çaba içinde olduğumu fısıldadı bana.

böylelikle yeni bir arayışa girmek zorunda kaldım. biraz daha karıştırdım külliyatı. ama herşey denenmiş, her söz söylenmiş gibiydi. tam umutsuzluğa kapılmak üzereydim ki, ampül kafamda bembeyaz oldu. evet, denenmemiş şeyler vardı, söylenmemiş sözler vardı. işte o zaman yeniden yazmaya başladım. fakat biçim konusunda değişik bir arayış içindeydim. önceleri üç farklı öyküyü tek romanda anlatmayı denemeye karar verdim. yok, hayır, öyle iç içe geçirerek değil. tamamen bölerek, bir anda diğer öyküye geçerek. her bölüm kendi içerisinde numaralanacaktı. isteyen baştan sona bir öyküyü, isteyen de karışarak devam eden öyküleri okuyabilecekti. örneğin bir öykü 1. 2. 3. diye diğer öykü a. b. c. diye numaralanacaktı ve bunlar tamamen karıştırılacaktı. tek öyküyü okumak isteyen okur bile kitap sayfalarını epeyce karıştırmak ve yazara küfretmek zorunda kalacaktı. arkana yaslanıp kitap okumaktan vazgeçmeliydin sevgili okur, her türlü konforu edebiyattan kovmalıyız!

yoksa sayfaları tamamen mi karıştırsam? evet, bu da bir yöntem, hınzırca. sevgili okur, tam arka sayfayı çeviriyorsun devamını okumak için ve bingooo, başka bir şey başlıyor. şaşırdın değil mi? ara bul bakalım, senin okuduğun yer nerede devam ediyor. heh heh, sana bu kazığı atacağımı düşünemedin değil mi? halbuki az önce, “aha, şimdi kız çocuğa aşık olacak” diye öngörülerde bulunuyordun kendinden emin. bul bakalım öykünün devamını da kim kime aşık oluyor bir gör!

2.

dipnotların arka sayfalara atılması da müthiş bir buluş. tam kendini kaptırmış okuyorsun, ama o da ne, 1. dipnot. nerede açıklaması, sayfanın altında değil mi? gözünü sayfanın altına kaydırıyorsun ve orada olmadığını görüyorsun. bölüm sonunu buluyorsun, orada da yok, en arka sayfaya gidiyorsun, işte orada. okuyorsun ve sinirleniyorsun:

“leb: eski dilde dudak anlamında.”

“yuh”, diyorsun kendi kendine, “üç saattir dipnot arıyorum, yazan şeye bak. sanki ben bilmiyordum leb’i, leblebi’yi!”

işte sevgili okur, senin bu acını görünce, kendi kendime dedim ki; dipnotları uzun tutayım. yepyeni, bambaşka bir şey anlatsın. sevgideğer okurum, arka sayfaya gidip okuduğu şeyden memnun kalsın. “ooh, iyi oldu, uzunca okudum” desin, “iki üç kelime, saçmasapan bir şey vardır sanıyordum halbuki orada” desin. sevinsin, mutlu olsun, pırıl pırıl olsun benim canım okurum! değil mi ki beni siz yarattınız!

sevgili okur, niyetimi belki anladın, belki anlamadın; asıl niyetim, dipnot’a itibarını iade etmek. hor görülen, çoğu okurun okumaktan bile kaçındığı o küçük puntolarla yazılmış metinlere yepyeni bir anlam kazandırmak, dahası, dipnotlar vasıtasıyla ana metin üzerinde bir yabancılaşma efekti yaratmak.

bu pek devrimci, bu pek gözüpek, bu her türlü övgüye mazhar olan çabamı pipiler misin, pipilemez misin, senin bileceğin iş. ama ben işi azıtıp bir “dipnot marşı” bile yazdım, haberin ola!

dipnot’tur bizim adımız
her kitapta biz de varız
metne anlam veren biziz
neden görmezden geliniriz